Türk Savaş Sanatı Sayokan

Türk Savaş Sanatı Sayokan

İrfan Özfatura

Tarih:2014-06-14 / Hit:3025

Çinli'nin kung-fusu var Koreli'nin teakvandosu… Peki 3 kıta 7 iklimde at koşturan, dik başlılara boyun eğdiren Türk milletinin bir savaş sanatı yok muydu?

Hep düşünmüşümdür eğer Çinliler filmlerdeki gibi dövüşüyorlarsa neden sayıca daha az olan Türkler karşısında dikiş tutturamadılar acaba?

Ya bunlar yalan, uydurma ya da dedelerimizin daha tesirli bir savaş sanatı vardı zamanında.

Mahmut Abiye sorarsanız ikincisi. Kesinlikle ikincisi…

Ha Mahmut Abi kim diye soracaksınız şimdi bana.

Efendim Mahmut Arslan, aslan gibi bir Anadolu çocuğu. Ben kendimi bildim bileli gazetemizin Yurt Haberleri'ne bakar.

Bir ara dikkatimi çekti, mesai bitince derlenip toparlanıyor, otobüs durağına koşuyor telaşla. Halbuki evi uzak değil, yürüyerek bi çeyrek çeksin, hadi bilemedin 20 dakika. Bir değil iki değil. Bir gün “ne o ya” dedim “ilave iş mi yapıyorsun yoksa?”

- Yok be abi, spora başladık bu yaştan sonra.

- Ne sporu? Hayrola.

- Türk Savaş Sanatı… Adını duymuşsundur SAYOKAN!

Doğrusu duymamıştım, sordum anlattı enine boyuna.

GİTTİM GÖRDÜM YAZDIM

Gazetecinin aklı fikri haberdedir malum. Sayokan'ın fikir babası Nihat Yiğit'le tanışmak için atlamış Safranbolu'ya gitmiştim hatta.

Nihat Yiğit bir sporcudan ziyade tarih muallimine benziyordu. Zaten “Yabgu” diyorlardı ona. Gençliğinde yapmadığı savaş sanatı kalmamış, Türkiye'de bir yerlere gelmiş lâkin dahasına da talip olmuş gitmiş Japonya, Kore ve Singapur'u dolaşmış. Dünyanın önde gelen ustaları ile tanışmış. Sonra sisler dağılmış, resim netleşmeye başlamış. Bu sporlar o ülkelerin propagandasından başka bir şey değilmiş aslında. Peki 3 kıta 7 iklimde at koşturan, dik başlılara boyun eğdiren Türk milletinin bir savaş sanatı yok muymuş? Olmalı demiş ve kolları sıvamış...

O günden sonra kütüphanelere kapanmış, tozlu raflardan kalın kalın eserler indirmiş okumuş yazmış ve bir şeyler sızdırmayı başarmış. Uzatmayalım 9 yıllık bir çalışmanın ardından 'Kaanların ve Savaşçılarının Yolu' (SAYOKAN) ortaya çıkmış,

Nihat Yiğit bu dönemde “Türk, bütün varlığı ve heyecanı ile İslamiyet'e koşarken hasretle beklediği dine kavuşmanın mutluluğunu yaşamıştır. Allah'tan başka ilah yoktur” diyen, “cihad” emri ile “alplık ruhunu” besleyen, öte yandan “hak yolda” âlimlerin akıttığı mürekkebi, şehid kanından daha mübarek bulan İslamiyet, kısa zamanda Türk'ün ruhunu keşfetmekle kalmamış, Türk'ü yeniden Türk'e buldurmuştur” diyen Üstad Seyyid Ahmet Arvasi'den cesaret almış adeta.

Dilerseniz sözü yine ona bırakalım, okuyucularımıza da anlatsın Alplerine ne anlatıyorsa…

AHİLİK ANLAYIŞI

Türk savaş sanatında Ahilik anlayışına yer verilir. Ustalar çıraklarını âdeta evlat edinir.

Bir SAYOKAN'cı ancak 7 kapıdan geçtikten sonra “savaşçı” olur. İlk kapı MANAY'dır, kabul kapısı. Ardından TOY kapısına geçer. Burası acemilik, bilgisizlik kapısıdır. KUNT kapısıyla dayanıklılık ve sadeliği, MAMAK kapısıyla sükuneti, kendine dönüşü öğrenir. Terinin emeğinin karşılığında diri bir vücut sahibi olur ki bu KAZAN kapısıdır. Derken efendim BAYDAR ve NOGAY kapılarını geçer ve hamlıktan olgunluğa erişirken, TORALP'lıktan TUYUN'luğa adım atar.

Sayokan'da sekmenler (seviye, mertebe) kuşak rengi ile belirlenir. Kuşak bele iki kez dolanır. Birinci ile “Allahü teâlâya” , ikinci ile “millete vatana” bağlanır. Düğüm sadakat demektir, muhkem atılır.

SAYOKAN'da bütün teknikler hilal üzerine kurulur ve uygulanır. Alplar zamanla İman, İlim, Azimet, Feraset yolunda ilerlemeye çalışır ki artık “ben” değil “biz” demeli, “kalbine dost, nefsine düşman” olmalıdır.

Ne umdum ne buldum

Sayokan'a başlarken niyetim sadece spor yapmaktı. Yabancı sporlarla uğraşacağıma kendi kültürümüzü öğrenirim demiştim. Ancak beni iyi sardı. Gittim kurucu Yabgu Nihat Yiğit ile tanıştım. Yabgu, “gayemiz insanları dövüştürüp, üzerlerinden para kazanmak değil. Aksine bir kültürleşme hareketi olarak ortaya çıkmalı ve Allah'ın rızasını kazanmalıyız' demişti ki benim de aradığım buydu zaten.

Derslere katılmaya karar verdiğimde en yakın Alplık okulunun Üsküdar Koşuyolu'nda olduğunu öğrendim. Açıkçası gözüm korktu. Çünkü Yenibosna'dan kalkıp en az 5 vasıta ile varabilir ve en hızlı şekilde 2 saatte ulaşabilirdim. Gazetecilik zaten yorucu ve stresli bir meslek, akşam suyunuz çıkıyor âdeta. Eh o saatten sonra otobüs, sonra tramvay, sonra vapur, sonra bir otobüs daha, sonra minibüs ve neden sonra varabiliyorsunuz alplık okuluna.

Tam 3 yıl boyunca bu şekilde gidip geldim. Derslerde öğrendiklerimi evde, işte tekrar ettim. Bilmem kaç defa tramvayda uyuyup kaldım, kaç defa vapuru kaçırmanın hüznünü yaşadım. Siz jetonu atıp koşuncaya kadar sürgülü kapı çekildiyse gitti bir 20 dakika daha.

Bir gün vapurdan indim, baktım yıllar evvel birlikte çalıştığım bir arkadaş. Beni görünce çok sevindi. Hoş beş ettik, eskilerden filan.

-Hayrola Mahmut. Ne arıyorsun Üsküdar'da?

Ona Sayokan'ı anlattım. Birden ciddileşti, elini alnıma koydu. “Mahmut seni hiç iyi görmedim, git bi doktora görün” dedi telaşla.

Eh spor olsun diye bu kadar yolu tepmek hastalık değildi de neydi?

Zaman zaman kendimi sorguladığım oldu. Bunca emek, zahmet, elime ne geçecekti sonunda?.

Yabgu Nihat Yiğit, her yıl farklı bir mekanda seminer düzenliyor

MI ACABA?

Peki ya mânen bir istifadem ya da kaybım oldu mu? Bilmiyorum ama şunu hiç unutamıyorum. İstanbul'umuzun dört büyük velisinden Mehmed Emin Tokadi, Kemal Paşazade ve Murad-ı Münzevi hazretlerini ziyaret etmek nasip olmuştu ama bir türlü Anadolu yakasına geçememiş Abdülfettahi Akri Hazretlerine gidememiştim. Yerini de bilmiyordum ayrıca. Bir gün otobüs ineceğim durakta durmadı, bir sonraki durağa gitmek zorunda kaldım. Baktım küçük bir kabristan. Dur bir fatiha okuyayım. Tabelada ne görsem beğenirsiniz: “Abdülfettahi Akri Hazretleri!”

Ondan sonra hep o durakta indim, mübareği ziyaret ettikçe işlerim rast gitti. İnanın trafik yormadı, sanki yollar kısaldı mı ne?

Ve yine Yabgu Nihat Yiğit'in verdiği seminerler için Ankara'dayız. Çorumlu Sinan Duman aybarımla Ankara'yı geziyoruz. İçime bir Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin hasreti düştü ki nasıl anlatıla. Bugüne kadar çok istemiş ama bir türlü ziyaret edememiştim. Hadi dedim Bağlum'a gidiyoruz. Sora sora vardık, bulduk. Mübareğin nurlu kabri başında dualarımızı yaptık. Arkadaşım da huzur duymuş, belli ki feyz almıştı. Ona dilim döndüğünce Efendi Hazretlerini anlattım, çok memnun kaldı.

Peki SAYOKAN millet tarafından kabul gördü mü diye sorarsan, kesinlikle evet diyebilirim. Hatta yabancılar da geliyor hilal tekniğini öğreniyorlar.

 

 

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Rumlardan 30 Saat İşkence Gördü Tek Kelime Konuşmadı

Mâlum Kıbrıs 1570 yılında feth olunur. Hani Sokullu: Siz donanmamızı yakmakla sakalımızı tıraş ettiniz ama biz Kıbrıs’ı almakla kolunuzu kestik demişti ya... Türkle...

Kalem, Kelam ve Kılıç İmparatoru

16. yy. Türklerden sorulur. Osmanlı İmparatorluğunun yüz ölçümü 8 milyon kilometrekareyi bulurken bir başka Sünni Türk Devleti Gürganiye 5 milyon kilometrekareyi aş...

Pierre Loti bir İstanbul Aşığı mı Ülkesine Bilgi Sızdıran Bir Ajan mı?

Louis Marie Julien Viaud, Atlas Okyanusu yakınlarında Rochefort adlı bir kasabada doğar (1850). Ailesi bir zamanlar iyi zengindir, şatafatlı bir hayat sürer, kalbur...
Tüm Yazıları