Hani hep duyarız ya "Osmanlı nasıl bu kadar büyüdü?" ya da "Selçuklu’nun harcı neyle karıldı?" diye. İşte bu sorunun cevabı aslında iki kelimede gizli: Fütüvvet ve Fütühat. Bu iki kavramı bir madalyonun iki yüzü gibi düşünebilirsin; biri içeriye, insanın kalbine bakıyor; diğeri dışarıya, uçsuz bucaksız coğrafyalara...
Önce İçeriyi Fethetmek: Fütüvvet
Önce fütüvvet ile başlayalım. Kelime anlamı "gençlik, yiğitlik" demek ama bu bildiğimiz kaba kuvvet değil. Bu, nefse karşı kazanılan bir zafer. Düşünsenize, elin açık olacak, sofranda misafir eksik olmayacak, kapın her gelene açık kalacak... Ama en zoru ne biliyor musun? İsar, yani kendin muhtaçken bile başkasını kendine tercih edebilmek. İsar, muhtaç olduğun şeyi başkasına vermek peygamber ahlakıdır.
Osmanlı’nın o meşhur Ahilik teşkilatını hatırlayın. Bir esnaf düşün; sabah dükkanını "Bismillah" diyerek açıyor ama tek derdi para kazanmak değil. Komşusu henüz siftah yapmadıysa, gelen müşteriyi ona yönlendiriyor. İşte bu ahlak, fütüvvetin ta kendisidir. Hatta hatayı affetmeyen, hile yapan esnafın "pabucunun dama atılması" da bu disiplinin bir parçası. Yani fütüvvet, insanın kendi iç dünyasını imar etmesi, "insan-ı kâmil" olma yolculuğudur.
Kapıları Adalete Açmak: Fütühat
Peki, bu içsel olgunluk dışarıya taşmaz mı? Elbette taşar! İşte o taşma noktasına da fütühat diyoruz. Çoğu kişi fütühatı sadece "toprak fethetmek" sanır ama işin aslı öyle değil. Fütühat, kelime anlamıyla "açmak" demektir. Neyi açmak? Kalplerin kapısını adalete, merhamete ve İslam’ın nuruna açmak.
Eskiler buna "İlây-ı Kelimetullah" derdi. Ama bu iş kılıç zoruyla değil, istimalet dediğimiz o müthiş hoşgörü politikasıyla olurdu. Bir yere gidildiğinde oranın halkına "Dininize, dilinize, aşınıza karışmıyoruz; biz buraya adalet getirmeye geldik" denilirdi. İşte o zaman fütühat, sadece bir askeri başarı değil, bir gönül fethine dönüşürdü.
Alp ile Eren'in Muazzam Birleşimi
Bu iki kavramın birleştiği o meşhur karakter: Alp-Eren. Alp kısmıyla fütühat yapar, meydanlarda adalet için kılıç sallar. Eren kısmıyla fütüvvet ehli olur, derviş gönlüyle gönülleri tamir eder. Anadolu’nun Türkleşmesi sadece ordularla olmadı. Önce dervişler, fütüvvet ehli esnaflar gitti o topraklara. Onlar yaşam tarzlarıyla, dürüstlükleriyle örnek oldular; sonra devlet oraya fütühatla mührünü vurdu. Yani fütüvvet toprağı sürdü, fütühat ise tohumu ekti.
Özetle Diyebiliriz ki...
Eğer bir medeniyet kuracaksan, önce kendi içindeki karanlığı fethedeceksin (fütüvvet), sonra o ışığı dünyaya yayacaksın (fütühat). Biri olmadan diğeri ya yarım kalır ya da sadece kuru bir cihangirlik davasına dönüşür. Ne dersiniz, bugün bizim de kendi içimizde küçük bir fütüvvet yolculuğuna, çevremizde ise ufak bir gönül fethine ihtiyacımız yok mu?
Yorumlar (0)