Toprağın derinliklerinde, asırlardır süregelen bir sükûnetin ve sabrın tezahürü olarak bekleyen Oltu Taşı, nam-ı diğer "Siyah Kehribar", Anadolu’nun bağrından kopup gelen en asil cevherlerden biridir. Erzurum’un sert coğrafyasında, yerin katmanları arasından bin bir meşakkatle gün yüzüne çıkarılan bu nadide maden, yalnızca bir süs eşyası değil; Bronz Çağı’ndan bugüne uzanan mağrur bir tarihsel tanıklıktır. Antik Roma’nın ihtişamlı mücevherlerinden, Kraliçe Viktorya’nın hüzün dolu yas günlerine kadar geniş bir zaman tünelinde, insanın estetik arayışına sadakatle eşlik etmiştir. Özellikle 17. yüzyılın şifa arayan hekimlerinden, Viktorya döneminin saray modasına kadar uzanan bu yolculuk, taşın sadece bir nesne değil, bir kültür taşıyıcısı olduğunu kanıtlar.
![]()
Fosilden Sanata Dönüşüm Yolculuğu
Bu kömür karası cevherin hikayesi, fosilleşmiş bir ağacın ya da reçinenin toprağa teslim olmasıyla başlar. Henüz gün ışığı görmemişken bir hamur kadar uysal ve yumuşak olan taş, hava ile ilk temasında sertleşip mühürlenir. Bu sebeple Oltu’nun mahir ustaları, taşı işleyene dek onu nemli toprağın koynunda ya da suyun serinliğinde muhafaza ederler. Bir heykeltıraş titizliğiyle, çifte su verilmiş bıçakların ucunda şekillenen bu siyah rüya; tebeşir tozu ve zeytinyağının dokunuşuyla parlar, dile gelir.
Sabrın ve Zarafetin Simgesi
Kolyeden broşa, yüzükten ağızlığa kadar pek çok forma bürünen Oltu Taşı, en vakur duruşunu kuşkusuz tesbihlerde sergiler. Elin sıcaklığıyla buluştukça parlayan, çekildikçe ruhu aydınlatan bu tesbihler; gümüşün zarafetiyle birleşerek "kuka", "kızılcık" veya "mercimek" gibi isimlerle anılır. Sürtündüğünde kehribar gibi elektriklenebilen, yandığında ardında hüzünlü bir kül bırakan bu taş, sabrın ve emeğin ete kemiğe bürünmüş halidir. Oltu Taşı, sadece Erzurum’un değil, insanlık tarihinin karanlıkta parlayan en zarif hatırasıdır.
Yorumlar (0)